kırçiçeği's profileMERHABA ,PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 12

    Mevlâ Görelim Neyler.Neylerse Güzel Eyler____ İbrahim Hakkı Erzurumî

    hak şerleri hayr eyler
    ârif anı seyreyler
    zan etme ki gayreyler
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    sen hakk’a tevekkül kıl
    sabreyle ve râzı ol
    tevfiz it ve rahat bul
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    kalbin ana berk eyle
    takdîrini derk eyle
    tedbirini terk eyle
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    bil kâdı-i hâcâti
    terk eyle mürâdâtı
    kıl ana münacâtı
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    bir işi murâd itme
    hak’dandır o red itme
    oldıysa inâd itme
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    hakk’ın olıcak işler
    ol hikmetini işler
    boşdur gam u teşvişler
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    hep işleri fâyıkdır
    neylerse muvâkıfdır
    birbirine lâyıkdır
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    dilden gamı dûr eyle
    tefviz-i umûr eyle
    rabbinle huzûr eyle
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    sen adli zulüm sanma
    sabr it sakın o sanma
    teslim ol oda yanma
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    dime şu niçün şöyle
    bak sonuna sabr eyle
    yerincedir ol öyle
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler
    hiç kimseye hor bakma
    sen nefsine yan çıkma
    incitme gönül yıkma
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    mü’min işi reng olmaz
    ârif dili teng olmaz
    âkıl huyu cenk olmaz
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    hoş sabır cemilimdir
    allah ki vekilimdir
    takdîr kefîlimdir
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    her dilde ânın adı
    her kuladır imdâdı
    her cânda anın yâdı
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    nâçâr kalacak yerde
    dermân ider ol derde
    nâgah açar ol perde
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    her kuluna her anda
    her anda o bir şânda
    geh kahr u geh ihsânda
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    geh mu’ti vu geh mâni’
    geh hâfıd u geh râfi’
    geh dârr u gehi nâfi
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    geh abdin ider ârif
    her kalbi o’dur sârif
    geh eymün u geh hâif
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    geh kalbini boş eyler
    geh aşkına düş eyler
    geh halkını hoş eyler
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    az ye az uyu az iç
    dil gülşenine gel güç
    ten mezlebesinden geç
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    bu nâs ile yorulma
    kalbinden ırağ olma
    nefsinle dahi kalma
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    geçmişle geri kalma
    hâl ile dahi olma
    müstakbele hem dalma
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    hem dem âni zikreyle
    hayrân-ı hak ol söyle
    zirekliği koy şöyle
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    gel hayrete dal bir yol
    koy gafleti hâzır ol
    kendin unut anı bul
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    her sözde bir nasihat var
    her işde ganîmet var
    her nesnede zinet var
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    hep rumuz ve işâretdir
    hep ayn-ı inâyetdir
    hep gâmız ve bişâretdir
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    bil elsine-i halkı
    öğren ebed u hulki
    eklâm-ı hak ey hakkı
    mevlâ görelim neyler.neylerse güzel eyler

    vallah güzel etmiş
    tallah güzel etmiş
    billah güzel etmiş
    allah görelim netmiş.netmişse güzel etmiş.
    .
    TEFVİZNAME (yazan, şair) - İbrahim Hakkı Erzurumî
    November 09

    Papatya çiçeği.....Hüzün Yücel

     

    Papatya çiçeği

    Sen dağ yamaçlarının,
    Uçsuz bucaksız ovaların nazlı çiçeği
    Beyaz duvak misali
    Baharın habercisi,
    Papatya çiçeği
    Nasıl da yırtmışsın inadına
    Toprak ananın göbeğini
    Açmışsın avucunu güneşe
    Sevdanı güneşten,
    Gücünü topraktan almışsın

    Çok da inatçısın
    Dağların yamacında hırçınsın
    Ovalarda nazlı gelinsin
    Ne güzel de büyütmüş,
    Beslemiş toprak ana seni
    Kıyılır mı sana,
    Dalından koparmaya,
    Özgürlüğünü elinden almaya

    Yapraklarındaki beyaz, sadeliği
    Göbeğindeki sarı,
    Kalbindeki aşkı anlatır
    İnatçısın dedim ya
    Vazgeçmiyorsun inadından
    İlan etmişsin dostuna, düşmanına
    Doğaya olan aşkını
    Şahidindir güneş ve toprak ana
    Kural tanımazsın yaşamında
    Çünkü sen özgürlük
    Ve yaşamın temsilcisisin
    Bu sende gelenek
    Hiç mi hiç bozulmayacak,
    Hep böyle devam edecek

    Sen dağ yamaçlarının,
    Uçsuz bucaksız ovaların nazlı çiçeği
    Beyaz duvak misali
    Baharın habercisi,
    Papatya çiçeği
    Güneş ben
    Papatya sen olduğu sürece
    Aşk beyaz yapraklarında
    Hep fal olarak anılacak

     

    Hüzün Yücel

     
    October 23

    İYİ OLMA SANATI ___ Dr.Drauzio varella

    İYİ OLAMA SANATI 
    Eğer hasta olmak istemiyorsan...
    ...Duygularını anlat.
    Saklanan ve baskılanan heyecan ve duygular gastrit, ülser, belfıtığı, belağrıları gibi hastalıklara yol açar. Zamanla; duyguların bastırılması kansere dönüşür. Öyleyse sırlarımızı, hatalarımızı birileriyle paylaşmalıyız! Diyalog, konuşma, kelime çok güçlü birer ilaç ve mükemmel birer terapidir.

    Eğer hasta olmak istemiyorsan...
    ...Karar vermelisin.
    Kararsız kişi; güvensiz, endişe ve ıstırap içinde olur. Kararsızlık; sorunları, endişeleri ve çatışmaları çoğaltır. İnsanlık tarihi kararlardan oluşur. Karar vermek, diğerlerinin kazanması için vazgeçmeyi ve avantajları kaybetmeyi kesinlikle bilmektir. Kararsız kişiler mide rahatsızlığı, sinir hastalıkları ve cilt sorunlarının kurbanıdırlar.

    Eğer hasta olmak istemiyorsan...
    ...Olduğundan farklı yaşama.
    Gerçeği saklayan, rol yapan, her zaman mutlu olduğu görüntüsü veren, mükemmel görünmek isteyen kişi tonlarca ağırlığı biriktirmektedir. Ayağı kilden olan bronz bir heykeldir. Aldatıcı görünerek yaşamak kadar sağlık için kötü bir şey yoktur. Kaderleri ilaç, hastane ve acıdır.

    Eğer hasta olmak istemiyorsan...
    ...Kabullen.
    Reddedicilik ve kendine saygı eksikliği, kendimizi kendimize yabancılaştırır. Kendimizle barışık olmak, sağlıklı yaşamın anahtarıdır. Bunu kabul etmeyenler kıskanç, taklitçi, aşırı rekabetçi ve yıkıcı olurlar. Eleştirileri kabullen. Bu bilgelik, akıllılık ve terapidir.

    Eğer hasta olmak istemiyorsan...
    ...Çözümler bul.
    Olumsuz kişiler çözüm bulamazlar ve sorunları büyütürler. Üzülmeyi, dedikoduyu ve kötümserliği tercih ederler. Karanlığı kovmak için kibrit yakmalı. Arı ufacıktır fakat varolan en tatlı şeylerden birisini üretir. Biz ne düşünüyorsak oyuz. Olumsuz düşünce, hastalığa dönüşen negatif enerjiyi üretir.

    Eğer hasta olmak istemiyorsan...
    ...Güven.
    Güvenmeyen kişi iletişim kuramaz, açık değildir, derin ve sağlam ilişkiler geliştiremez, gerçek arkadaşlıkları nasıl kurabileceğini bilemez. Güven olmadan bir ilişki de olamaz. Güvensizlik sendeki inancın azlığıdır.

    Eğer hasta olmak istemiyorsan...
    ...Hayatı üzgün yaşama.
    Mizah. Kahkaha. Huzur. Mutluluk. Bunlar sağlığa güç verir ve daha uzun bir yaşam getirir. Mutlu kişi yaşadığı çevresini geliştirir. «İyi mizah bizi doktorun elinden korur». Mutluluk, sağlık ve terapidir.

    Dr.Drauzio Varella, Çeviren: Fatih Erten
    August 30

    YAĞMURA ZEYL ____ Nurullah GENÇ

    Yağmur’u ve şâiri Nurullah Genç’i yâd ederek ...

    Vâredenin adıyla insanlığa inen Nûr’dan bir bâd-ı sabâ dokundu gönül iklimime… Bir “Yağmur” indi kalbimin semavî tepelerine…

     

    Nûr’dan ve Yağmur’dan sonra, damlalara dokunan bir kalem olsaydım dünya sayfasında… İçimden geçen can ipliğinin karasıyla yazsaydım bu ilâhî aşkı… Bir yağmur damlası mürekkebim olsa ve ben yağmur yağmur dolaşsaydım âlemin mavi sayfalarında…

     

    Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım. Bir dürr-i yektâ bulsaydım kalbimin sâdefinde… Nisan yağmuru gibi düşseydin içime ve ben acıyla pişerek nâil olsaydım bu inci güzelliğine… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Taştan kalbime ince ince yağmurlarla, inci inci nûrlarla düşseydin âhh… Bir taş da ben olsaydım.

     

    Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım. Dolaşsaydım bir muhacir gibi kutlu yolunun içime uzanan çöllerinde… Güllerinde akan terlerinde bir göl serâbı görseydim ve bir bülbül gibi başında bitseydim. İçseydim kana kana Yağmur… Çöllerde yorgun düşen kanadımla, çırpa çırpa kanattığım kanadımla, damlalarına eğilsem ve kana kana içseydim Yağmur… Bir kuş da ben olsaydım.

     

    Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım. Renk renk, desen desen… Senin dokunmanla çiçek açar kumaşım; bahar gelir fakîr hırkama, âhh bir gülümsesen… Sen yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Damla damla insen gönül kumaşıma ve gül motifleri işlesen nakış nakış, gül kokulu parmaklarınla… Bir nakış da ben olsaydım.

     

    Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım. Asr-ı Saâdet’in muhabbeti belirirdi nazarımda. Yağmur… Yâr ve nûrsun… Asırlık arzumsun…  Nokta nokta, göz göz dökülseydin kalbimin sahrâlarına… Gözlerime doğan nûrla Hira dağında bulsaydım izini… Bunca intizârdan sonra nazarınla dirilseydi gözlerim… Bir bakış da ben olsaydım.

     

    Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım. Yağmur… Bir ip gibi ince ince yağsaydın ve dolansaydın nefsimin boğazına… İpe çekilen Hallac gibi, derisi yüzülen Nesimî gibi can versem; kayalar altında un ufak Bilâl-i  Habeşî gibi kan dökseydim. Aksaydın kan gibi kalbimin pınarından. Damla damla dökülseydi güllerden süzülüp inen terin. Solmuş bir çiçek gibi önüne düşseydi bu garîp başım… Bir baş da ben olsaydım. 

     

    Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım. Damla damla dökülseydim bir çift gözün nübüvvet mührünü gören güzelliğinden. Müjdelerle dolaşsaydım Busra’nın sokaklarında… Fakîr bir dilenci gibi sokaklara düşseydim ve zengin etseydim gönlümü, sırtında parlayan nûr ile… Karûn’a meydan okusaydım bu manevî zenginlikle… Uzansaydı ellerim gökyüzünün kalbine… Sana eşlik eden bulutun ellerinden öpseydim. Sen nûr nûr inerken yeryüzünün kara bahtına, ben bir bulutun önünde diz çöküp yaş dökseydim. Bir yaş da ben olsaydım.

     

    Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım. Senin dokunmanla renklenir aşk kumaşım. Senin okşamanla gül-i rânâya benzer muhabbet kuşağım… Üzerinde taşıdığın Hırkâ-i Saâdet’te bir düğüm, Hacerü’l Esved taşıyan kumaşta bir desen olsaydım. Düğüm düğüm, desen desen… Muhabbet kumaşım gülizâra döner, sen bir “gül” desen… Ellerin değse bu kirli, bu günâhkâr libâsa… Yağmur yağsa aşk esvâbıma… Bir parça kumaş da ben olsaydım.

     

    Senin için görülen bir düş de ben olsaydım. Peygamber çiçekleri gülümserdi gözümde… Dâvûdî bir sesle açılırdı çiçeğim, kat kat ve çöllere inat bir gül muştusu gelirdi seher yeliyle… Yâr eliyle, yâr diliyle gecelerce büyüyen bir düş olsaydım. Yûsuf’tan gelen uhrevî bir rüyâ gibi; ay ve yıldız gibi, güneş gibi seyretseydim seni leyl ü nehâr… Rüyâların gölgesinden kopup hakîkî varlığına bir perde aralasaydım ey yâr… Bir düş de ben olsaydım.

     

    Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım. Saâdet asrının tablosu renk renk belirseydi gönlümün tuvalinde… Yüzyıllar boyu yüreğimde taşıdığım ismini, cisminle bütünleştirseydim. Güzelleştirseydim gözümü gözlerinin nûruyla… Nârıyla yaksaydı gözlerin gözlerimi… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Bayram etseydi gözbebeğim, âlemin gözbebeğini seyrederken… Görseydim gül yüzünü… Bir görmüş de ben olsaydım.

     

    Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım. Aşkınla kızarırdı çölde açan gül yaprakları… Toprakları aşkın yakardı. Bir mum gibi hani… Erir, yanar ve yakardın. Ben pervanevî aşkımla sana visâl eyleyen bir garîp fedâî olsaydım. Sana var/makla şâd olsaydı servine uzanan ırmaklarım… Parmaklarım gülüne dokunarak dilşâd olsaydı. Vuslatını sunsaydın bana ey Yağmur, billur visâlini… Bir gülmüş de ben olsaydım.

     

    Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım. Belki yeniden dönerdi bahtımın kara çarkı… Belki yeniden aşk makamına dönerdi hicrân kokan bu şarkı… Farkı anlardı belki, kendini de inkâr eden yalancı… Sancılarım biter, sâdefimden yâr incisi çıkardı. Sana doğru aksaydım ey Yağmur, yolundan giden damlalara tutunup… Kendimi de unutup kervanlara karışsaydım. Muhacir ve ensâr gibi, sana hicret eden bir bülbül ve seni bekleyen bir gül olsaydım. Çöllerin ortasında bir yeşil bahçe, seninle can bulan Mekke ve Medine olsaydım. Er ya da geç sana inanan ve senin vuslatınla yanan bir kabileyi kalbimde taşısaydım. Bir Kureyş de ben olsaydım.

     

    Damar damar seninle hep seninle dolsaydım. Bulsaydım, damarımda, kanımda, canımda nûrunun zerresini… İçimde akan ırmaklarda yıkasaydım günâhkâr ruhumun siyahî ellerini… Yağmur… Sağanak sağanak aksaydın gönlümün göklerine, bereketinle, rahmetinle, muhabbetinle…. Hasretinle kavrulan yüreğim sırılsıklam olsaydı. Sen yağsaydın Elif Elif göğsümün yâresine… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Sen yağsaydın gönlüme… Hep seninle dolsaydım.

     

    Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım. Senin aşkınla duran ve dönen güneşten yayılan, şehâdet parmağınla ikiye ayırdığın aydan yansıyan bir ışık hüzmesi gibi parlasaydım cihad kokan kılıcının ucunda… Kılıcının kabzasında bir dirhem gümüş gibi yakın dursaydım ve öpseydim hakk kokan ellerinden… Sen olmasaydın, ben de olmasaydım. Ben ki aşkına tutunarak yaşayan alak… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Sen ki Yağmur, baştan sona aşk… “Levlâke levlâk” “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın…”

    KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

     

    DÜNYA FANİDİR ____ Aziz Mahmut Hüdai (ks)

     
    Dünya fanidir

    Aldanma kardeşim fani dünyaya,
    Bu düzen dağılır, divan eğlenmez.
    Kaptırma gönlünü bu viraneye,
    Herkes gelip göçer, konan eğlenmez.

    Düşme sakın, hilesine, ağına,
    Değer verme, bostanına bağına,
    Bakarsın kar yağmış umut dağına,
    Zerre kadar aklı olan eğlenmez.

    Malın varsa, harca Hakkın yoluna,
    Bir faydan dokunsun sağ ve soluna,
    Bir gün yolun düşer berzah iline,
    Otağı kalkacak sultan eğlenmez.

    Gâfil olma ecel gelir ansızın,
    İbadetle geçsin gece gündüzün,
    Yükünü hafif et, yolun pek uzun,
    Yolcuları gider, kervan eğlenmez.

    Hakka sarıl, gitme kötü yollara,
    Kıymet verilir mi geçmez pullara,
    Dünya bir zindandır, mümin kullara,
    Zindancı eğlenmez, zindan eğlenmez.

    Ömür tamam olup defter dürülür,
    Sırat köprüsü ve mizan kurulur,
    Hakkın dergâhında bir gün durulur,
    Buyruğu tutulur, ferman eğlenmez.

    Hüdai nerede, bunca peygamber,
    Hani Habibullah, Sıddık-ı Ekber,
    Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Haydar,
    Bunda can eğlenmez, canan eğlenmez.

    Aziz Mahmud Hüdai (kuddise sirruh)

    August 29

    AŞK-I ELİFBA... Senem GEZEROĞLU

    Aşk-ı Elifba

     
    ELİF gibi, tekim, birim, yalnızım…

    Yazdım… Elif dedim ilkin.. Mürekkebim bir damladan başlayıp uzarken sayfanın koynunda, ben bir Elif sevdâsı nakşettim sayfalara… Sayfanın koynu şerha şerha… Sayfa baştan sona âh ü figân, tepeden tırnağa kan revân… Elif’le başladım bu aşkı anlatmaya… Elif dibâcedir, Elif mukaddim… Elif ilktir, Elif kadîm… Elif’tir hep ilk adım…

    BE gibi, sırrımı noktaya sakladım…

    Kulağa üflenen bir sır gibi esrârın tam ucundayım. Âlemin sırrını kalbinde saklayan Kurân’a, Kurân’ın kalbi Fatiha’ya, Fâtiha’nın kalbi besmeleye, besmelenin kalbi Be’ye ve Be’nin altındaki kara mürekkebe sevdâlıyım…Bir aşk Elifbâsı çarpar sol yanımda... Ben gelişi Elif’ten belli bir yüreğin sadâsıyım.

    TE gibi, gülmeyi umarken ben hüzünle sınandım…

    Harflerin sayfaya akseden yüzü bir hüzne bürünürken kalemimde… Ve kader, kederin bir diğer adı gibi dururken önümde… Nâzenin gül/ümseme gibiydi avucumda dikenler… Bir hârın âh u zârıyla imtihana sarıldım.


    SE gibi, bütünü arzularken ben payıma düşen üç noktayla uslandım…

    Bütündü, tek parçaydı hep bu dünyada gördüğüm. Vahdet muhabbetle örülerek damla damla aktı rahlenin ortasına… Ayn, Şın ve Kaf’ı temsilen üç nokta yayıldı kitabın tam ortasına… Yandım…
     
    CİM gibi, bir ben noktasına âşık olup karalar bağladım…

    Sevgilinin yanağında kararan bir nokta idi ördüğüm… Sevgilinin yanağında ben, bahtım gibi bir kara ben gördüm. Cim suretiyle sahifeye düşen harfte aşkın en kara hâlini, süveydâyı gördüm. Kara sular indi kalbime… Kalbimi bir ben noktasıyla oyuk oyuk dağladım.

    HA gibi, boşluğumun çemberinde yaya kaldım…

    Bir çemberdi bu aşk… Ezelî ve ebedî.. Başı-sonu olmayan bir halkanın tam ortasında kalakaldım. Boşluğumu halkalarla doldururken, halka içre halka çizerken Ha gibi çemberimin âteşinde yandım. Kendi ateşiyle yandı Kaknûs, âhh ben de âteşimle yeniden ayağa kalktım.


    HI gibi, başımdaki noktayı bedenden aşk için ayırdım…

    Ömür bir mum gibi eriyerek tükendi. Ecel keskin bir alev gibi başımda bitti. Bir mum ve mum alevi gibi… Ayrı duran bir harf ve noktası gibi… Aşk için erittim bedenimi… Kanım, kıvrıla kıvrıla aksın sayfaya… Kanadım, sonunda kendi kanımı içerek kandım.
     
    DAL gibi, aşk deryasına iki büklüm daldım…

    Uçsuz bucaksız bir okyanustu rahlemde açılan sayfa… Ezelden belâlı bir âşık gibi bıraktım kendimi suyun koynuna… İki büklümüm işte, dervişin elinde asâ gibi… Çile yurdundan gelmiş bir Dal’dan dahi belim eğri, boynum bükük… Deryâlara daldım, aşkla temizlensin diye kirlerim… Günah kokan ellerimle suya boyandım…

    ZEL gibi, kambur ruhumu noktayla taçladırdım…

    Ervâh yurdundan kopup da geldim, denizin kıyıya attığı damla gibi… Ruhum kambur bir dilenci gibi kaldı yüce kapında.. Ellerim çâresiz, ellerim sahipsiz, ellerim kirli… Ruhum, günâhkâr ruhum ancak aşkınla diri… Koy aşkını bir nokta gibi başıma… Şâd olayım…

    RI gibi, hilâl kaşını iki büklüm belime hançer kıldım…

    Hilâl kaşın önünde râm oldum, büküldü boynum. Yay kaşınla fırlattığın oka, nişân oldu koynum… Sızlayan, damlayan, ağlayan kan… Hançerin ucundan sızan can gibi bakışın, gecenin koyusunda parlayan hilâl gibi bakışın, bir harfin nazarına dokundu. Rı’dan başlayıp aşka aktım, ben bu aşkı mürekkeple yıkandım.

    ZE gibi, aklın kıyamıyla aşkın secdesi arasında, rükûda kaldım…

    Ne gökteyim ne yerde…Ne kıyamdayım ne secdede… Birlik ve hiçlik arasında, akıl ve aşk sıratında çiçek açan bir yerde.. Yollarının bolluğuyla sınanan bir sevdânın başındayım. Ze gibi rükûda kaldım. Yüzümle arza bakarken, ruhumla semâya aktım… Ârâftan çıksın kalbim, eğrilerim doğrulsun; ben de bir yol bulayım…

    SİN gibi, inci dişerinden çıkacak bir hazineye sevdâlandım…

    İnci dişlerinden bir söz işitmek istedim. Yüzyıllar önce şairin bir Sin’e teşbih ettiği dişlerinden bir güzel söz işitmek istedim. O söz ki, ezelî ve ebedî sevdâm… Bırak açılsın dudaklar ve yayılsın âleme dualar… Dualar bir hazine gibi, şefâat bambaşka bir hediye gibi bütün evrene yayılsın… Bütün harflerin ucunda, başında, sonunda Sen varsın.

    ŞIN gibi, üç inciyi başımda taşımakla onurlandım…

    Dünyaya dağılan incilerden üçünü başıma takayım. Ayn, Şın ve Kaf diyorum ya hani.... Payıma düşen üç harf ile dilşâd olayım. Üç inci ile yatıp üç harf ile uyanayım… El ver, aşkını başımda taşıyayım.

    SAD gibi, gözlerinin esrarına kapıldım da kıvranarak kıvrıldım…

    Bir harfin kıvrımıyla kıvrandım sayfalar üzerinde… Sad gibi koyu bir esrârı sarıp sarmalayıp sakladım gözlerimde… Efsûnlu bir nazar gibi, büyülü bir rüzgâr gibi harflerinde ruh buldum. Adını oluşturan harflerin esrârını gözlerinden okudum.

    DAD gibi, gözlerinin uçurumunda, bir kara ben noktasında aklandım…

    Gözlerin bir uçurum… Sahifenin kenarında sonsuzluğa akacak iken ruhum, ben içre bir ben tuttu gözlerimi… Ay ve güneş nasıl tutulursa bir boşlukta, gözlerim nasıl tutulursa bir boşluğa… Harflerin noktasına da işte öyle tutundum. Bir kara nokta akladı benliğimi… Noktalar çoğalırken ben âhh, hep azaldım.

    TI gibi, elif sevdâmı nergis gözlerine yasladım da yaşadım…

    Tı gibi iki hamlenin yarasıyım. Bir göz kıvrımından süzülüp bir nergis çiçeğinden dökülüp Elif’in ayağına diz çöktüm. Vahdetten yükselen aşkımı Elif’in birliğine yasladım. Sevdâm büyük, sedâm küçük olsa da… Susmadım.

    ZI gibi, didelerin aşkıyla yandım, Elif iken nokta kadar ufaldım...

    Mürekkep, harflerin damarından süzülüyor damla damla… Harfler kamış kalemin ucunda can bulurken mürekkep damlıyor beyaz bir satıha… Zı’daydı bütün güzelliğin… Gözlerin, benin ve servi boyunla tamam oldu güzelliğin. Ve aşk Elif iken küçüldü, süzüldü, bir noktaya büründü. Bir Elif hamlesiyle ufalandım, pâre pâre paralandım.

    AYIN gibi, aşkın dîvânına bir küçük mukaddime olsaydım...

    Aşk olsun diyorum. Sayfalarca aşk… Bir dîvân sayfasında saklanan; içi nakış ve hat, dışı tezhip ve sanat kokan bu yaralı aşk, yayılsın rahlenin kalbine… Kalpten sonra bütün âleme… Harflerin gül kokusu bu… Bir dîvân sayfasında gizlenen aşkın yüzyıllık hoşbûsu bu… Ve ben, bir dibâce olsaydım bu dîvâna, bir mukaddime… Belki bir Elif’le nur düşerdi ismime…

    GAYIN gibi, gözüme düşen bir nokta yaşla sırılsıklam ıslandım…

    Bir çift göz verildi kabuğumun kalbine. Sadece bir çift gözdü ruhuma açılan pencere… Gönlümün gökyüzünden kan düştü, nokta nokta ıslandım. Hicran düştü Elifbâya… Ben, kamış kalem ve mürekkeple ıslandım. Ve ben âhh, sonunda uslandım…

    FE gibi, ka’de-i ûlâda kaldım, son kez secdeye varamadım …

    Aşkın önünde diz çöktüm, ayak burktum, boyun büktüm. Başım kalbime yakın, arınmaya ve cilâlanmaya muhtaç kalbime… Yolları aşıp Sana geliyorum. Yüzüm yok secdenin nur yüzüne, biliyorum. Ellerim bir tesbih tanesinde kilitli.. Bedenim huzurunda ve ruhum ipinden kopmuş bir tesbih tânesi gibi… Yollarımı aç… Fe’lerim Vav gibi huzura muhtaç….

    KAF gibi, Zümrüd-i Ankâya âşık bir masaldım…

    Kaf dağından süzülüp geldi gönül kuşlarım. Hüdhüd, Simurg, Hümâ, Ankâ… Bir Zümrüd ü Ankâ’nın kanadında asılı kaldı kanayan masalım. Aşk masalının kahramanları uçuşuyor gönlümde… Kaf dağının ardındaki kimyâ ile can buldu harfler… Aşk ile… Âşıkların menziliydi çöller ve dağlar… Ben kendimi bildim bileli, dağlara mahkûmum… Dağlardı benim yurdum…
     
    KEF gibi, bir Nûn ile can buldum, Kûn dendi ve ben “ol”dum…

    Kûn dendi, Kef ve Nun bir araya geldi. Çamurdan ve balçıktan sonra, bir alaktan filizlenip boy verdim. Oldum ve ölmeyi bildim, öldüm ve olmayı bildim. Bilmeyi ve bilinmeyi istedim. Harflerdi tek şâhidim… Ne kalem yetti, ne kâğıt içimdeki ummânı taşırmaya… Harflerdi tek şâhidim… Ben anlatamadım…

    LAM gibi, saçlarının kıvrımına asılarak sallandım…

    Saçlarının kıvrımına yuva yaptı gönül kuşum.. İpe asılan bir ayna gibi döne döne kendimi buldum. Tel tel örülen bir siyahlıkta, ince ve kara ipler arasında hapsoldu gönül kuşum… Ava giden bendim, saçlarının tuzağında avlanan yine ben… Îdama mahkûm bir âşık gibi saçlarının tellerine asılarak sallanan ben… Ve ben… Aşkın darağacındaydım…

    MİM gibi dudağının kuyusunda küçülen ve yok olan bir noktaydım…

    Dudağının kuyusunda gördüm Yûsuf’un rüyâsını… Çukur, halka halka küçüldü; halkalar büyüyerek kuyunun uykusunu böldü. Büyüyen ve küçülen noktalar gibi… Bir dudağın hânesine konuverdim… Sükûtu resmeyleyen bir noktayım.. Ben esâsen hiç olmadım, uçsuz bucaksız bir yoktayım.

    NUN gibi, ateş denizini mumdan gemiyle, Nun gemisiyle aşsaydım…

    Aşk, âteş denizini mumdan gemilerle geçtiği vakit… Gönül gemileri bir Nuh tufanı ile engin vâdîleri aştığı vakit… Bir Nun tekkesi düşseydi payıma… Yana yakıla aşsaydım alevli denizleri… Aşarak geçseydim âteşten dehlîzleri… Var/saydım… Aşka ulaşsaydım.

    VAV gibi, iki büklüm hâlimle bir cenine konsam, bir secdeye varsaydım…

    Vav gibi iki büklüm kaldım belâlı bir dünya yalanında… Yalanlardan, dolanlardan, koynuma dolanan yılanlardan sonra bir Vav huzuru hayâl ettim kendi dünyamda… Anne karnına düşen ceninden kopup, secdeye varan elimde koşup… Bir Vav gibi kendime dolansaydım…

    HE gibi, alevden yaşlarımı bir âh için akıttım…

    İçinde alev yanan iki kırmızı kadehti gözlerim… Dağlamak ve ağlamak arasında gidip gelen koyu bir alev gibi yükseldi ellerim.. Bir âh’tı yükselen, havaya… Bir inşirâhtı yükselen, semâya… He gibi iki göz çukuruna dolan dumandım. Dumanımla gökyüzüne uzandım.

    LAMELİF gibi Lâ’nın aşkıyla çark attım…

    Harfler bir semâzen gibi dönerken sayfalarda, ben ters bir semâzen sûreti gördüm Lâ’nn koynunda… Çark atıyordu yokluğun noktaları… Yokluğun çokluğa dönen adımında bir “yok” hecesi dokundu sayfalara: Lâ… Sonsuz bir sonsuzlukla dile gelen harf, dönüyordu âh diyerek sayfamda… Lâilâheillallah diyerek dönüyordu Lâ…

    YE gibi, son’a geldim, Sana geldim; hamdım ve son’unda yandım…

    Sana geldim. Elifbânın bütün harflerini aşk ile, âteş ile yaktıktan sonra Ye’nin kıvrımıyla sayfa sonuna geldim. Harfler, heceler, kelimeler ebedî bir sevdâya mâil… Elifbâ baştan sona içimdeki aşka mümessil… Mürekkep nokta nokta sayfaları aşıyor. Sayfalar dalga dalga rahlelerden taşıyor. Bu aşkınlık, bu taşkınlık yüreğimden çıkıp aşka akıyor. Ve aşk bütün kâinata damla damla yayılıyor. Aşk-ı Elifbâ… Kendi hikâyesini yazan muammâ… Aşkla…

    Senem GEZEROĞLU

     

    August 25

    APOSTOL EFENDİ'NİN ŞARABI .... İskender PALA

    Apostol Efendi'nin şarabı
    Ramazanların tadı biraz da türbe ziyaretleriyle çıkar. 

    Şehrin orasına burasına yayılmış asude istirahatgâhlarında ziyaretçilerine gülümseyen gönül sultanları bekler bu türbelerde hemşehrilerini. Oruç ikindilerinin Fatiha'ları veya uzun gecelerin Yasin'leriyle aydınlanan bu türbelerde ziyaretçiler, orada manen görüşmeyi umdukları yanında ummadığı halde karşılaştıklarıyla da söyleşirler daima. Türbe ki yalnızca bir ölünün yattığı yer değildir; gerektiğinde bir ibret abidesi, gerektiğinde bir sanat şahikası, ama her hâlükârda bir sohbet mekânıdır. Geçmiş ile gelecek arasında bir sohbetin mekânı... Bu yüzden oradaki sandukaların, taşların, kabirlerin her biri size ayrı bir lisan ile seslenir. 

    İstanbul'da, Yıldız Parkı'nın sahil girişinin hemen yanından çıkan küçük sokak sizi Yahya Efendi Türbesi'ne götürür. Zarif mezar taşlarıyla koyu servilerin birbirlerine sırtlarını dayayıp zamanı eledikleri müşrif ve müşerref bir mekândır burası. Taşlık yolu geçip de içeriye girdiğinizde Yahya Efendi'nin heybetli sandukasının ayak ucunda küçük bir sandukaya rastlarsınız. Yahya Efendi'nin sadık müritlerinden Ali Efendi, nam-ı diğer Apostol Efendi yatar burada. 

    Rivayet odur ki Yahya Efendi, süt kardeşi Sultan Süleyman Kanuni tahta çıktıktan sonra İstanbul'da oturmamış, Beşiktaş-Ortaköy civarında kendisine bir zaviye edinmiş. O vakitler Beşiktaş ve Ortaköy, birer küçük köy olup yolu izi belli değilmiş. Ulaşımı denizden olur, açıkta Barbaros'un gemileri durur, pazarda Rumca ve Ermenice konuşulur, camilerinden çok kiliseleri işlermiş. Yahya Efendi'nin Apostol isimli gemici bir komşusu varmış. Arazilerinin birleştiği yerde kocaman bir asma, her ikisinin bahçelerine dallar vererek koyu gölgeler yayar, Yahya Efendi de arkadaşları ve müritleriyle burada oturup sohbetler edermiş. Gemici Apostol, bazı yaz ikindilerinde ürkek bakışlarla onları izler, bunların Allah katında iyi kullar olduğuna hükmeder, bilhassa Yahya Efendi'den çok etkilenirmiş. Amma ki ne kendisi ona yaklaşmış, ne de ondan bir davet almış. Yalnız bir ara onun Trabzonlu olduğunu ve Sultan Süleyman ile Trabzon'da beraber büyüdüklerini, hatta ikisinin süt kardeşi olduklarını işitmiş, o kadar. 

    Apostol, her zamanki gibi uzun bir sefere çıkmış. Bu sefer rotası Rize taraflarını gösteriyormuş. Dönerken Trabzon açıklarında şiddetli bir fırtınaya yakalanmış. Dalgalar gittikçe büyümeye, gemisi gıcırdamaya, seren sallanmaya başlamış. Apostol bir yandan gemisini, bir yandan mürettebatı ve hamulesini düşünürken diğer yandan hanımı ve çocukları gözünün önüne geliyormuş. Pek öyle koyu bir Hıristiyan da sayılmazmış. Allah'a inanırmış, o kadar. Allah'a el açacakmış ama ne diyeceğini bilemiyormuş. Gözleri, uzaktan silueti görünen Trabzon'a "İmdat!" der gibi bakarken birden Trabzonlu olan Yahya Efendi gözünün önüne gelivermiş. Apostol ellerini açıp şöyle demiş: 

    -Ey Yüce Allah! Senden ne, nasıl istenir bilmem. Ama beni çoluk çocuğuma kavuştur, malımı mülkümü bana bağışla. Bunu da komşum olan o adam için yap. Çünkü sanıyorum ki onu seviyorsun. 

    Apostol duayı tamamladığı sırada dalgalar sanki yağ olup erimişler. Apostol'un içi içine sığmaz olmuş. Tayfalarına bahşişler vermiş. Sakladığı şarapların en yıllanmışlarından iki fıçıyı getirtip güvertede kutlamaya başlamış. İlk fıçının dibini bulduğunda aklına yine Yahya Efendi düşmüş. Önünde duran ikinci fıçıya bakmış ve "Bu değerli şarabı ona hediye götürmeliyim" deyip eğlenceyi dağıtmış. Yolculuk bittiğinde Apostol, Yahya Efendi'yi asmanın altında dostlarıyla oturur bulmuş. Hal hatır sorduktan sonra adamlarından birine taşıttığı fıçıyı önlerine koymuş ve daldırmış maşrapayı: 

    -Buyrunuz efendi!. Mahzenimin en leziz şarabıdır, sizin için ta Gürcistan'dan getirdim. İçip safalanınız. 

    Yahya Efendi kendisine uzatılan maşrapayı almış ve çevresindekilerin hayret dolu bakışları arasında kafasına dikivermiş. Teşekkür etmeyi de unutmamış: 

    -Dediğin kadar varmış Apostol Efendi!.. Teşekkür ederim; şimdi de arkadaşlarım tadına baksın; ne dersin!.. 

    Apostol, adamlarından bardak getirmelerini söylemiş. Sunulan doluları ellerinde tutan adamlar birbirine bakıyorlarmış. Sonra Yahya Efendi başıyla içmelerini işaret etmiş. Bir de bakmışlar ki içtikleri buz gibi bir nar şerbeti. Sırayla teşekkür etmişler: 

    -Pek âlâ imiş. Böyle nar şerbeti İstanbul'da bile bulunmaz! 

    -Nefis, nefis!... Hiç böyle güzel nar şerbeti içmemiştim!.. 

    Apostol şaşkın, perişan, aklı başından gitmiş, adamlarına bağırıyormuş: 

    -Yanlış fıçıyı getirip beni mahçup ettiniz, o yıllanmış şarap fıçısını getirin çabuk!.. 

    Yahya Efendi araya girmiş: 

    -Hayır Apostol Efendi, yanlışlık yok. Onlar doğru fıçıyı getirdiler. Lakin senin şarap şu meclise girebilmek için nar şerbetine dönüştü. 

    Apostol'un nasıl Ali Efendi olduğunu, şeyhinin ayağı ucuna nasıl gömüldüğünü anlatmaya gerek kalmamıştır zannederim. 

    Hamiş: Eskiden İstanbul'da denizciler sefere çıkacakları vakit Boğaziçi'ne, Yahya Efendi hizasına kadar gelir, orada bir müddetçik durup dua eder ve sefere öyle çıkarlarmış. Şimdiki denizciler ve gemiciler biliyorlar mı acaba?!..

    iskender Pala

    Güvensizlik büyüyor .... Can DÜNDAR

    Cumartesi gecesi annem ve babamla yemeğe çıktık.  Başka yerin yemeğine güvenmedikleri için müdavimi oldukları Göksu’da karar kıldık.
    Babamın emekli maaşıyla aldıkları küçük bir evleri var. Annem son 4 aydır kiracının kira yatırmadığından söz etti. Güvenmemişti zaten verirken... Bir avukata danışmış, ama o ilgilenmemiş. Güvenilir bir avukat arıyormuş.
    Geçen hafta üşütüp doktora gitmişti. Öksürdükçe sırtına saplanan ağrıdan endişeliydi. Tahlil sonuçları iyiydi; ama yine de başka bir doktora göstermek gerektiğini söyledi.
    Sonra sohbet, önceki gece televizyonda izledikleri bir habere geldi. Bu sefer de ben TV’de her duyduklarına inanmamalarını söyledim.
    Yemek bittiğinde en az 10 meslek grubunu gömmüştük ve masanın üzerinde kesif bir güvensizlik bulutu vardı.
    Onları evlerine bıraktım; annem arkamdan seslendi:
    “Dikkatli git; yollara güven olmaz!”
    * * *
    Sabah uyandığımda Milliyet’in manşetinde Prof. Yılmaz Esmer’in “Radikalizm Araştırması” vardı. Ve araştırma, haniyse bizim yemekteki sohbeti rakamlara döküyordu:
    Türkiye
    ABD ve AB’ye güvenmiyordu, çünkü “ikisi de Türkiye’yi bölmek istiyor”du.
    “Aşırı İslamcılar ve
    PKK, Türkiye için ciddi tehdit oluşturuyor”du.
    “Tanrıya inanmayan, nikâhsız yaşayan, kızları şortla dolaşan, başka ırktan,
    Hıristiyan komşu istenmiyor”du.
    Özet mi? “4 yanı düşmanlarla çevrili” Türkler, kimseye güvenmiyor, paranoyak bir güvensizlik içinde, tarifsiz korkularla yaşıyordu.
    * * *
    İlk bakışta korkunç bulgular...
    Kaygılanmalıyız, ama panik yapmamalıyız.
    Kaygılanmalıyız; çünkü 4 kişiden 3’ünün içki içen komşu istemediği, nüfusun 3’te 1’inin kız evladın mirastan erkek evladın yarısı kadar pay almasını savunduğu, her iki kişiden birinin, bir kadının plajda mayoyla dolaşmasını günah saydığı bir toplum, pek tekin sayılmaz.
    Panik yapmamalıyız; çünkü bu, yeni bir şey değil.
    Prof. Esmer, 20 yıl önce de benzer bir araştırma yapmış ve yaklaşık aynı sonuçlara ulaşmıştı.
    O zaman da toplumun yüzde 75’i “erkeklerin kadınlara göre daha iyi
    siyasetçi olacağına inanıyor”du.
    Yüzde 73’ü daha iyi şirket yöneteceklerini söylüyordu.
    Yani toplum değişmiyor, sadece yargıları pekişiyor.
    Tek değişen şey, toplumdaki güvensizlik katsayısı...
    “Tanrı’ya inanmayan komşu istemem” diyenlerin oranı yüzde 63’ten yüzde 75’e çıkmış.
    Yahudi komşu istemem” diyenler yüzde 55’ten yüzde 64’e tırmanmış.
    “İnsanların çoğuna güvenilebilir” diyenlerin oranı ise yüzde 10’dan yüzde 5’e düşmüş.
    Yani toplum, geçen 20 yılda yüzde 100 güven erozyonuna uğramış.
    * * *
    “İnsanların çoğu güvenilir” diyenlerin oranının İsveç’te yüzde 68 olduğunu hatırlatalım. Yüzde 5’le Türkiye, (Trinidat’tan sonra) “Dünyanın en güvensiz toplumu” sayılıyor.
    Kiracının ev sahibine, hastanın doktoruna, müşterinin esnafa, öğretmenin öğrenciye, okurun gazeteye güvenmediği bir ülkedeyiz. O ülkenin her duvarında “Türk! Öğün, Çalış, Güven” yazması tuhaf bir çelişki yaratıyor.
    Bu üç talimattan sadece ilkine uyuyor olmamız da cabası...
    Çare mi?
    Yarın da o konuda yazacağım.

    Güvensizliği nasıl aşarız? .... Can DÜNDAR

    Unutamayacağım bir sahneydi. Berlin’deydik. Prof. Yılmaz Esmer, bir konferans salonunda müteşebbislere, “Türk halkının kültürel değerleri” araştırmasını sunuyordu.
    Toplumda güvensizliğin giderek daha derine kök saldığından bahsediyordu.
    Devlet yurttaşına güvenmiyor, onu potansiyel suçlu görüyordu. Yurttaş devlette her işin rüşvetle yürüdüğüne inanıyordu. Komşu komşusuna,
    ebeveyn çocuğuna, çocuk öğretmenine, öğretmen geleceğine inanmıyordu.
    İtimatsızlık zinciri her halkada biraz daha genişleyerek büyüyordu.
    Sunuş bitti; yaşlı bir işadamı söz aldı ve araştırma sonucunu teyit edercesine “Bence bu araştırma güvenilir değil” dedi.
    * * *
    Şimdi aynı Prof. Esmer, “Radikalizm ve Aşırılık Araştırması” ile bu kez bize toplumda farklı olana tahammülsüzlüğün uç noktalara sürüklendiğini söylüyor.
    Neden böyle?
    Neden mahalleye yeni biri taşındığı zaman önce merak, hemen ardından kaygı duyuyoruz?
    Neden iyi bir komşu kazanma ihtimalinden çok “Evimizi soyar mı”, “Kızımızın namusunu bozar mı”ya kafa yoruyoruz?
    Neden yeni girdiğimiz her yerde aklımıza ilk düşen soru “Kazıklanır mıyım” oluyor?
    Sıradan bir lokantadan,
    Avrupa Birliği’ne kadar böyle bu...
    Hep kazıklanageldiğimiz için mi?
    Yoksa daha derin bir özgüven sorunu mu var ortada?..
    * * *
    Çok neden sayılabilir; ama bence en önemlisi, iktidarın bizi ancak korkularla bir arada tutabileceğine inanması oldu. O yüzden her kuşak kendi “öcü”leriyle büyüdü:
    Komünizm...şeriat...bölücülük...
    Sovyetler...
    Yunanistan...Ermenistan...
    Tehdidin adı değişti, korkularımızın dozu hiç değişmedi.
    Zaman içinde Sovyetler devrildi, komünizm yenildi, Yunanistan’la diyalog kuruldu vs. ama biz asırlık kaygılardan kurtulamadık.
    Bize benzemeyen herkesten, farklı düşünenden, farklı giyinenden, Avrupalıdan, Amerikalıdan, Yahudiden, misyonerden ve giderek birbirimizden (Türkler Kürtlerden, Aleviler Sünnilerden, laikler “öteki”lerden vs) korkar olduk.
    Yeni olan, değişik görünen her şey bizi ürkütüyor.
    Bu güvensizlik beraberinde değişime direnci, içe kapanmayı, maziye özlemi, muhafazakârlaşmayı, tutuculuğu, Erbakan’ı, Demirel’i getiriyor.
    * * *
    Topyekûn bir silkelenmeye, sosyal terapiye, ruhsal pansumana, en önemlisi özgüvene ihtiyacımız var.
    Aileden, özellikle de annelerden başlayarak bütün
    eğitim sistemi, korkuları aşma, kendine ve çevresine güven aşılama üzerine kurulmalı...
    Çocuklar daha anaokulundan farklı olanla tanıştırılmalı...
    Herkesi birbirine benzetmenin, farklı olanı da karakolda benzetmenin, bir toplumu bir arada tutamayacağı anlaşılmalı...
    Bölünmemenin asıl yolunun, farklıyı ezmek değil, onunla bir arada yaşamayı başarabilmek olduğu anlatılmalı...
    Araştırma sonuçlarını okuyunca şunu sezdim:
    Bu topluma kadın eli değmesi lazım.
    Müşfik bir cinsi latifin, “Sakin ol! Komşun gey de olsa seni etkilemeyecek. Mayolu kadın namusunu lekelemeyecek.
    Hıristiyan kuyumcu, seni dininden etmeyecek” diyerek başımızı okşamasına ihtiyacımız var.
    Sorun şu ki, sistemin gözbağı, kadınları bile mayolu kadına düşman hale sokmuş durumda...
    O yüzden de Milliyet’in önceki günkü manşetinde duyurduğu gibi “Hoşgörü çok uzakta” görünüyor.

    MERHABA RUMELİ......!____Can DÜNDAR

    Siz hiç, açık havada, ayaklarınızın altından nehir akarken film seyrettiniz mi?
    Ben dün seyrettim.
    Prizren’in açık hava müzesini andıran tarihi dekorunda, serin bir yaz gecesinin mehtabı altında, Akdere üzerine kurulmuş bir platformda belgesel izlemenin keyfini tattım.
    Kosova’nın Priştina’dan sonraki ikinci büyük şehri olan Prizren’e, belgesel festivali “Docufest”in jüri üyesi olarak geldim.
    Çok görüp geçirmiş bu küçük şehrin, normalde kullanılmayan bir tanecik sineması var. Ama Kosovalı gönüllüler
    festival için kentin her köşesini sinema haline getirmişler.
    Bahçelerde, dere boylarında kurulu perdelerde, tahta iskemleler üstünde, çevrede salkım saçak toplaşmış biletsiz seyircilerle, hem çocukluğumuzun açık hava sinemalarının unutulmaz sefasını anımsıyor, hem
    Avrupa ve Balkan sinemasının en yeni belgesellerini izliyoruz.
    * * *
    “Osmanlı neydi”yi merak eden, ilkin Prizren’i görmeli...
    Kent merkezi sayılan Şadırvan’da dolaşmalı;
    Terzi mahallesini, Muhacir’i, Körağa’yı, Tuzsuz’u turalamalı, kaleye tırmanmalı, Mehmet Paşa Hamamı’na göz atmalı, 500 yıllık Bayraklı Camii’nde namaz kılmalı...
    Kentin
    Arnavut kaldırımlarında, dar sokaklara kurulu iki katlı beyaz kerpiç evlerin arasında dolaşırken “celdim, çittim” diye güzelim bir Türkçe konuşanlara kulak kabartmalı...
    Düğün musakkasını, kuzu gömlek sarmasını, Paşa köftesini, etli biber dolmasını tatmalı...
    Osmanlı’nın belki de en iyi korunmuş bu mirasçısında, bir arada yaşamanın sırları ve sınırları üzerine kafa yormalı...
    * * *
    Sadece Türkçe konuşarak gezebileceğiniz bir kent burası... Arnavut bakkal,
    Sırp taksi şoförü, Boşnak terzi “Günaydın”ınıza “Günaydın”la karşılık veriyor.
    Ama Kosovalı Türkler de Arnavut komşusunun selamını onun diliyle cevaplıyor. Böylece bu tarihi şehir, herkesin birbirinin dilini konuştuğu, derdini paylaştığı, dinine hürmet ettiği zengin bir kolaj haline geliyor.
    Dünyaya bir arada yaşam örneği olabilecek bir kolaj...
    Ama aynı deneyim bize, kışkırtıldığında bu eşsiz gökkuşağının nasıl bir depremin fay hattına dönüşebileceğini, birbirinin bahçesinde çamaşır kurutan, çocuklarını aynı sınıflarda okutanların nasıl bir anda birbirlerine kıyasıya düşman hale getirilebileceğini de kanıtlıyor.
    Bu yönüyle hem cennetin krallığını yaşamış Kosova hem cehennemin karanlığını...
    * * *
    78 yaşındaki Ziynet Şilik ikisini de görmüş bunların...
    Osmanlı’nın çekilişine, o trajik Balkan göçüne yetişememiş, ama Halveti dergâhının karşısındaki 450 yıllık evinin penceresinden, ikinci harpte şehrin işgal edilişine şahit olmuş. Sonra Partizanların devrini, Yugoslavya’nın dağılışını, Sırpların tırmanışını yaşamış.
    “Miloş”un birlikte yaşamı torpilleyişini, komşunun komşuya düşman edilişini,
    NATO bombardımanını, Türk askerinin alkışlarla şehre gelişini, Sırp komşularının şehri terk edişini görmüş.
    Şimdi Tito devrini özlüyor; ama çoğu Kosovalı gibi
    uydu anteninden Türk televizyonlarını, “Elveda Rumeli”yi, “Acı Hayat”ı izliyor. “Mehmetçik FM”den Türkçe şarkılar dinliyor.
    * * *
    Bağımsızlıklarına ilk omuz veren
    Türkiye’ye karşı hem büyük sevgi var burada; hem de büyük beklenti...
    Osmanlı’nın 500 yıl hükmettiği, dilini “medeniyet dili” olarak benimsettiği Kosova’da halkın çoğunun konuştuğu Türkçe resmi dil olmaktan çıkmıştı.
    Şimdi Türkiye, yıllar önce acılar içinde “Elveda” dediği Rumeli’ye şimdi sadece askeriyle değil, yatırımıyla, ihraç mallarıyla, restorasyon projeleriyle, sanatı, kültürü, radyosu, televizyonu, okulu, kursuyla yeniden “Merhaba” diyor.

    RAMAZAN, NE OLDU SANA....? ___Can DÜNDAR

    Öyle severdim ki seni küçükken... Yok, ben küçükken değil, sanki sen küçükkendi bu...
    Elbette o zaman da mukaddes bir huşu ile çıkagelirdin; ama kasvetten uzaktı ulviyetin...
    Kör karanlıkta gümbürdeyen davul sesinin, bereketli sahur sofrasında pide bölüşmenin, Yaradan’a kalben minnet etmenin masum bir hazzı vardı.
    Mütevazı iftarlarımızda semaya açılıp rahmet dileyenlerin avuçlarındaydın sen... fukaralar için kurulan sofraların hayır dualarında, komşusu açken tok yatamayanların pirüpak vicdanlarındaydın.
    Rahmet yakarmayla, servet paylaşmayla çoğalırdı o zamanlar...
    İbadet, Allah’la kul arasındaydı.
    Din, hırgürün değil, huzurun adıydı.
    Sen, gözümüzde hep mümindin, ama softa değildin. Kimsenin orucuna, namazına, inancına ilişmezdin.
    * * *
    Sonra ne olduysa oldu; zamanla gerginleştin.
    Sahur davullarını tamtam gibi çalmaya, tutulmayan orucun hesabını sormaya, gereksiz yere
    hadise çıkarmaya başladın.
    Daha sen gelmeden başlıyor tedirginliğin...
    Yemekhaneler bakıma alınıyor, lokantalar kapanıyor,
    oruç yiyenler pataklanıyor orda burda...
    İtilaf değil ihtilaf taşıyorsun sanki... İmanından çok konuşuluyor hezeyanın...
    Senin adına
    yasak koyuyor, baskı yapıyor, cinayet işliyor fanatiklerin...
    İktidarın gözüne girmek isteyenlerin ziynetisin sen...
    Hırsız tüccarların zekâtı, beceriksiz memurların terfi fırsatısın.
    * * *
    Bir
    reklam yıldızısın artık...
    Gazetede Kuran kuponusun, televizyonda
    israf çağrısı...
    Öyle süslü püslüsün ki, iftar sofranda teşhire çıkıyor markalar...
    Bir tek kola reklamlarında benziyorsun eski masum haline...
    O da rol olsun diye...
    Hazmettirici niyetine...
    * * *
    Bense gülüyorum yıl boyu haram yiyip ramazanda günah diyetine girenlere...
    Oruçla kilo vermek için seni bekleyen “sıfır bedenci müminler”e...
    Acıyorum, işyerinden atılma korkusuyla, patronu sorunca “Niyetliyim” diyenlere...
    Kızıyorum, oruç tutmayanları teşhir edip hedef gösterenlere... Ya da buna inat, yol ortasında göstere göstere yemek yiyenlere...
    Mazinin karşılıklı hürmeti, yerini kışkırtıcı şiddete bırakıyor ne yazık ki...
    Seni, galibi olmayacak bir kavganın sebebi haline sokuyor.
    Davulcu haraç ister gibi çalıyor kapımızı bayram sabahı; kızgın mahalleli açmıyor.
    Aç komşuların karın gurultusu, tok dindarların horultusuna karışıyor.
    Görgüsüz kulların, fitre verdiklerinin listesini yayımlıyor
    internet sitesinde...
    Ve çalıp çırpanlar, 11 ayın günahını yıkıyor, 11 ayın sultanının ibadethanesinde...
    * * *
    Ey, mahyaların ilhamı, ayların sultanı!
    Soyun artık riyakâr iftar sofralarının şaşaalı urbalarından...
    Arın, seni müminlere pazarlayan riya markalarından...
    Korkuyla değil, huzurla gel yine...
    Zahmet değil, rahmet taşı bize...
    Oruç için
    dayak atanın gazabına değil, “bağışlaması bol olan”ın müsamahasına emsal ol...
    Kurban eti dağıtır gibi adilane yay hoşgörünü...
    Yay ki, örnek alsın, sultanı olduğun 11 ay...
     
    August 05

    SAMİ YUSUF.... ALLAH HU ALLAH

     

           

    July 24

    RUHUMUZLA BULUŞMAK... Can DÜNDAR

    Meksika'da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

    Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyor ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.

    Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; "hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? "
    Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; "çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetismesini bekledik..."

    Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve "niye" ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar'ın yaşlı torunu.

    Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz... Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki cok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

    Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hic kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur. Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki?

    Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden icimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz. İşte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz... Gerçekte hIz çağında yaşıyoruz.

    Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe , ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!

    Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor. Milan Kundera "yavaşlık" adlı kitabında; "yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur" diyor.

    Telefon hızlılık mesela, konusulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana "Küt" diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul'da olmak sahiden de cok tatsız. Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da cok normal.

    Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler... Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, agaçları selamlayan, cocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan, yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de.

    Uçak değil, tren olmak istiyorum. Böylece ruhum benden hiç ayrılmaz. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var?

    Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş...
    Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, basarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda...

    Can DÜNDAR

    İYİLİK VE VEFA... Can DÜNDAR

    Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü ekememektedir.

    Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar: "Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler."

    Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar.

    Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü "görmedim" der ve avcılar uzaklaşır.

    Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar.

    Çok teşekkür ederim" der kurt, "Bana büyük bir iyilik yaptın" Önemli değil" der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye baslar.

    "Bir dakika" diye seslenir kurt: Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok."

    Köylü şaşırır: "Olur mu, ben senin hayatını kurtardım."

    "Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur" der kurt. "Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım."

    Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler.

    Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. "Ne vefası" der kısrak, "Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya kovdu... "

    Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. "Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim" der köpek, "Yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla
    vurur..."

    Kurt köylüye döner, "İşte gördün" der. Köylü de son bir çabayla "Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye" diye cevap verir.

    Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir."

    Her şeyi anladım da" der tilki "Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın..?"

    Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar:
    "Gözümle görmeden inanmam..." İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü eline bir taş alır ve "Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık" diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner "Sana minnettarım beni bu kurttan
    kurtardın" der.

    Tilki de "Benim için bir zevkti" diye cevap verir. O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür.

    Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter:
    "Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş..."

    CAN DÜNDAR

    June 21

    BABALAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN...

    BABA KİMDİR ,ANLAMI NEDİR ?...
     
    Çocukken her şeyi bilen herkesten güçlü olan adam, babamız biz büyüdükçe küçülüyor.

    Usandıracak kadar ayrıntılı sorularla hayatı öğrendiğimiz her şeyi bilen adam,...
    Bizi fark etmediğimiz halde yağmurdan güneşten koruyan , gölgesine sığındığımız uluçınar...
    Hep sessiz ağlayan , suskun seven , en zor dönemde bile yıkılmaz görünen sırtınızı dayadığınız çınar ...
     

    Öyle kocaman kanatları varki babamın , öyle sıkı sarılırılki bana hiç bir şey korkutamaz beni ve hiçbirşey dokunamaz...

    Dışarıda yaşadığı stresi, yorgunluğu evdeki evlatlarına hissettirmeyen onlara  belirtmeyen ve ömrünü onların geleceğine sarfeden insanlar...

     

    Bize olan sevgisini sözlerınden cok gözlerinden akıtan, adam gibi adam, babam….

    Anlatılamayacak kadar çok çok çok sevdiğim

     

    Yemek yemeniz için çikolata-dondurma sözü veren,peşinizii naparsanız yapın bırakmayan azıcık  kıskanç , çokça meraklı,  gönlünüzün her daim en yakışıklı kahramanı :))) ve küçüklken “annenimi daha çok seversin yavrum babanımı “sorusununa  “tabiî ki babamı” cevabı verilen evimizin  direği ...

     

    Anneden sonra, hakkını ödeyemeyeceğimiz diğer en önemli varlığımız..

     

    Hayatımızdaki ilk ve en esaslı sosyal figürdür. Aynı anda otorite ve şefkattir.

    Ne olursa olsun " BABAM VAR " rahatligi.".Baba'ma söylersem...! Benim BABAM var ya...! ...."

     

    BABACIĞIMIN ve TÜM BABALARIN BABALAR GÜNÜ KUTLU OLSUN... SEVGİLERİMİZLE...


     


     

    June 03

    KAPI ÇALAR.... Can DÜNDAR

    Kapı çalar...

    Sabahın erken saatlerinde. Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır. İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.

    Kapı çalar...

    Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız vardır. "Artık canim sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız.

    Kapı çalar...

    Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün sürer. "Yaşamak ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken.

    Kapı çalar...

    Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.

    Kapı çalar...

    Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden izne çıkmıştır. "Oğlum benim" diye hasretle kucaklarken göz yaşlarınızı zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar...

    Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...

    Ve kapı çalmaz...

    O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken; "Doğduğundan beri zile basmaktayım" der.

    Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez.

    Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir...

    Can Dündar
     

     
    May 10

    TÜM ANNE VE ANNE ADAYLARININ ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN

    Her zaman senin karşında masum ve sevgine muhtaç bir çocuk ruhuyla dururum.
    Çünkü sen benim annemsin. Beni benden çok tanıyansın, bilensin.
    Bana sarıldığın zaman tüm dertlerimi yok edensin.
    Anneler günün kutlu olsun ey aziz kadın, annem!”

    TÜM ANNE VE ANNE ADAYLARININ ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN
     


    ANNE.... Arif Nihat ASYA

    ANNE.....
     
    İlk kundağın
    Ben oldum, yavrum;
    İlk oyuncağın
    Ben oldum.

    Acı nedir
    Tatlı nedir... bilmezdin
    Dilin damağın
    Ben oldum.
    Elinin ermediği
    Dilinin dönmediği
    Çağlarda, yavrum
    Kolun kanadın
    Ben oldum
    Dilin dudağın
    Ben oldum.

    Belki kıskanırlar diye
    Gördüklerini
    Sakladım gözlerden
    Gülücüklerini...
    Tülün duvağın
    Ben oldum!

    Artık isterlerse adımı
    Söylemesinler bana
    ´Onun Annesi´ diyorlar...
    Bu yeter sevgilim bu yeter bana!

    Bir dediğini iki
    Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki
    Ve seni öyle sevdim sana
    O kadar ısındım ki
    Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim
    Gün oldu kırdın...
    İncinmedim;
    İlk oyuncağın
    Ben oldum.. Yavrum
    Son oyuncağın
    Ben oldum...

    Layık değildim
    Layık gördüler
    Annen oldum yavrum
    Annen oldum!

    Arif Nihat Asya



    ANACIĞIM ____ Ümit Yaşar OĞUZCAN


    +

     

     

    ANACIĞIM

    —Anneme ve bütün annelere—


    Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
    Kaç geceler bana ninni söylerdi
    Hasta olunca oydu başucumda bekleyen
    Biraz yorulmayayım, üzülmeyeyim, hemen
    Alır kucağına okşardı, saçlarımı öperdi.
     
    Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
    Uzun kış geceleri masal masaldı
    Güzel çoban kızları, iyi kalpli sultanlar
    Bir suyun akışı gibi geçip gitti zamanlar
    Şimdi ne o dünkü çocuk, ne de o masal kaldı.
     
    Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
    Yıkayan oydu mürekkep lekeli parmaklarımı
    Akşam biraz geciksem yollara düşerdi
    Sokağa çıkarken «Yavrucuğum üşütme» derdi.
    Hemen bir kazak örerdi biraz boş kaldı mı?
     
    Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
    Bilirim yine kalbinde yerim anacığım
    Selam sana Anneler Günü İstanbul’dan
    Yeni dönmüşçesine bir akşam okuldan
    Vefalı ellerinden öperim anacığım.


    Ümit Yaşar Oğuzcan